Esmâ-i Hüsnâ: Allah'ın İsimleri
* Hümeyra Haciibrahimoğlu, Esmâ-i Hüsnâya Dayanan Kelâm Anlayışı Ebû İshâk es-Saffâr Örneği (Ankara: Oku Okut Yayınları, 2021), https://yayin.okuokut.org/catalog/book/22
Esmâ-i hüsnâ terkibi الأسماء الحسنى)) Arapça ‘el-esmâ’ ve ‘el-hüsnâ’ kelimelerinden oluşan bir tamlamadır. Tamlamanın ilk kısmında yer alan ‘el-esmâ’, isim kelimesinin çoğuludur ve ‘isimler’ anlamındadır. Terkibin sonunda yer alan ‘el-hüsnâ’ kelimesi ‘güzel’ manasında sıfat veya ‘en güzel’ anlamında ism-i tafdîl sayılmıştır. Terkip ilk ihtimale göre “Allah’ın En Güzel İsimleri”, ikincisine göre ise “Allah’ın Güzel İsimleri” anlamına gelmektedir. Her iki durumda da Allah’ın yalnızca güzel isimlere sahip olduğu vurgulanmaktadır.[1]
Ebû İshâk es-Saffâr, esmâ-i hüsnâ terkibinin lugat açısından izahını ayrıntılı olarak yapmaktadır.[2] Ona göre ‘el-hüsnâ’ kelimesinin te’nîs (müennes) olarak vaz edildiğini ‘el-ahsen’ sözcüğünün ise bu kelimenin müzekkeri olduğunu aktarmaktadır. Ona göre bu kelime ‘en güzel (الأحسن) kelimesi anlamına gelmez. Zira “esmâ” kelimesi cemidir. Bu kapsamda “hüsnâ” kelimesinin lafzen müfred olsa bile anlamı cemidir. Arap dilinde gayr-ı âkil cemilerin mavsufları müfred-müennes olmalıdır. Gayr-ı âkil cemi olan ‘esmâ’ kelimesi mevsuf ve ‘hüsnâ’ kelimesi de yapı itibari ile müfred-müennes olarak sıfatıdır.[3] Saffâr’a göre bu terkibin örneği “ حَدَٓائِقَ ذَاتَ بَهْجَةٍۚ”[4] âyetidir. Zira ‘güzel bahçeler’ anlamına gelen bu âyette bulunan “حَدَٓائِقَ” kelimesi gayr-ı âkil cemidir. Güzel anlamına gelen ise “بهجة” kelimesi gayr-ı âkil kelimesini tanımlayan bir kelime olarak müfred müennes bir yapıda vaz edilmiştir.[5] Dolayısıyla Saffâr’a göre esmâ-i hüsnâ terkibi lugat açısından sıfat tamlamasıdır. O, bu terkipte geçen ‘hüsnâ’ kelimesinin Allah’a nispet edilen isimlerin güzel isimler olması gerektiği manasını taşıdığına işaret eder ve esmâ-i hüsnânın güzellikte “mertebetü’l-ûlya” da olduğuna yer verir. Mâtürîdî’ye göre ise ilâhî isimler “el-emsâlü’l- ûlâ” dadır.[6] Mâtürîdî âlimi Ebü’l-Berekât en-Nesefî (öl. 710/1319) ise Medârikü’t-tenzîl ve hakaikü’t-te’vîl adlı eserinde hüsnâ kelimesinin ‘el-ahsen’in müennesi olduğunu dile getirmiştir.[7]
Allah, kullarına esmâ-i hüsnâ ile dua etmelerini emretmiştir. Saffâr, bu isimlerin bilinmesi gerektiğini ve imanın sıhhati için bu isimlere kalp ile inanmak gerektiğini belirtmektedir. [8] Mâtürîdî de buna benzer ifadeler kullanarak Allah’ın insanlar tarafından bilinen esmâ-i hüsnâsı ile ona dua etmek gerektiğini vurgulamaktadır.[9]
Kur’ân-ı Kerîm’de esmâ-i hüsnâ kavramı dört âyette geçmektedir.[10] Nüzûl sırasına göre bu âyetlerin ilki “En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O hâlde O’na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır” âyetidir. [11]
Mâtürîdî bu âyetin tefsirinde iki konuya dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki, bazılarının esmânın sayısının Allah’ın zâtında çokluğu gerektirdiğini zannetmeleridir. O, bu zannın ortadan kaldırılmasına yönelik açıklamada bulunmaktadır. Niketim âyette Allah’ın birçok isminin bulunduğuna dikkat çekilmesi ile birlikte bu isimlerin çokluğunun birden fazla ilaha yol açmayacağını aksine bu isimlerin nispet edildiği tek bir ilaha işaret ettiğini ifade edilmektedir. Zira bir şey, birçok farklı isimle isimlendirilebilir. Bu isimlerin adedinin birden fazla olması zâtın da birden fazla olmasını gerektirmez. Örneğin hareket kelimesi aynı zamanda araz, şey, yaratılmış olarak da isimlendirilir. Bu isimlendirmenin çokluğu hareketin birden fazla olduğunu göstermemektedir. Mâtürîdî’nin dikkat çektiği ikinci nokta, âyetin bazı kimselerin Allah’a güzel ve doğru olmayan isimler nispet etmelerine cevap olarak gelmiş olmasıdır. Bu kapsamda o, “hâlıku’l-hanâzir (domuzların yaratıcısı), hâlıku’l-habâis (günahların yaratıcısı), ilâhu’l-gird (maymunların yaratıcısı)” ve bunun gibi Allah’ın şânına uygun olmayan isimlerin O’na nispet edilmesini kabul etmez. Zaten söz konusu âyette, insanların yaratılışlarında O’nun ulûhiyetini ve rubûbiyetini açığa çıkaran, O’nun lütuflarını ve insanlar arasındaki güzelliklerini çağrıştıran en güzel isimler ile kendisine dua edilmesi gerektiği ders verilmektedir.[12] Bir diğer Mâtürîdî kelâmcısı Ebü’l-Berekât en-Nesefî, Allah’ı isimlendirmede mahzurlu ve kişiyi ilhâda düşüren adlandırmalar arasında cisim, cevher, akıl ve illet ismini de zikretmektedir.[13] Mâtürîdî ise sözkonusu âyette başkasını Allah’ın isimleriyle adlandıranın veya başkasını O’nun isimlerine ortak kılanın, mülhid sayılacağını belirtmektedir.[14]
Nüzûl sırasına göre ikinci inen esmâ-i hüsnâ âyeti şudur: “Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur”.[15] Mâtürîdî’nin esmâ-i hüsnâ kavramı içeren dört âyetin üçünde açıklama yaptığı ancak bu âyet ile ilgili bir yorumu olmadığı tespit edilmiştir.[16] Ebü’l-Berekât en-Nesefî ise bu âyetin izahı kapsamında “Allah’ın zâtında tek olduğunu haber verilmektedir” yorumunda bulunur ve âyette “Allah’ın sıfatları çeşit çeşittir” iddiasıyla zâtta çokluk olduğunu iddia edenlerin görüşlerinin reddedildiğini belirtir.[17]
Esmâ-i hüsnâ âyetlerinden üçüncüsü Taberî’nin aktardığına göre Hz. Peygamber’in “Rahmân” ismini ibadetlerinde kullanması üzerine müşrikler, tevhid ilkesinde çelişkiye düşüldüğünü iddiasında bulunmuşlardır. Bunun üzerine “De ki: ‘İster Allah deyin ister Rahmân deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na hastır’. Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma, ikisinin arasını bir yol tut.”[18] âyeti inmiştir.[19] Mâtürîdî, aktarılan bu nüzul sebebini teyit eden bir rivayet aktarmaktadır. Buna göre müminlerden biri namaz da er-Raḥmân ve er-Raḥîm isimleri ile dua ederken müşriklerden biri “Muhammed ve ashabı bir ilaha ibadet ettikleri hâlde sen niçin iki ilaha dua ediyorsun diye sorar. O da sizin putlarınıza dua ettiğiniz isimler aslında Allah’a aittir. Siz o isimlerle putlara değil Allah’a dua edin diye cevap verir”.[20] Mâtürîdî, Arapların Allah’ın er-Raḥmân ismi ve diğerleri ile isimlendirildiğini bilmediklerini düşünmektedir. Dolayısıyla içinde bulundukları bu durumun onları, Allah’ın isimlerini inkâra sevk ettiğini belirtmektedir. Onlar bu sebepten veya Rahmân isminin rahmetten müştak olduğunu bilmedikleri için Allah’ın er-Raḥmân ismini inkâr etmişlerdir. Mâtürîdî’ye göre ancak bilselerdi bunu inkâr etmezlerdi. Ona göre er-Raḥîm isminin rahmetten müştak olduğunu bilmeleri sebebi ile bu ismi inkâr etmiyorlardı.[21] Ancak Taberî, Mâtürîdî’nin aksine Arabistan’ın Güneyinde “Rahmân” isminin puta tapanlar tarafından tanrının ismi olarak bilinmekte olduğu aktarmaktadır.[22]
Allah ismine gelince, Mâtürîdî, Araplar’ın bütün putları ilâh diye isimlendirdiklerini ve onlara ibadet ettiklerini aktarır. İbadetlerindeki amaç ise Allah’a yakınlaşmaktır. Bu açıdan putlar bir aracıdır. O, bir şeyin iki veya daha çok isminin olabileceğini Arapların inkâr etmediklerini ve isimlerin ihtilafının yani bir şey için birden fazla isim kullanılmasının isimlendirilen şeyin adedinde bir fazlalık gerektirmediğini onlar tarafından bilindiğini aktarmaktadır. Ona göre dua veya namaz sırasında Allah’ın birden fazla isimle anılmasına Arapların karşı çıkması, Müslümanlarla inatlaşma amacı taşımaktadır.[23]
Ebü’l-Berekât en-Nesefî Allah’ın isimlendirildiği bütün isimlerin güzel olması gerektiğini ifade eder. Allah’ın isimlerinde kötü bir şey yoktur veya bütün doğru ve güzel işler O’na nispet edilir. Zira “en güzel isimler O’na hastır” âyetinde geçen “فله” ifadesindeki “ه” zamiri Allah’a nispet edilir. “ف” harfi ise gramer olarak şartın cevabıdır. Ona göre bu kullanım, Allah’ı her kim anarsa esmâ-i hüsnâ ile anmalıdır şeklinde anlaşılmalıdır.[24] Bu âyetin Mâtürîdî’ye göre iki ciheti vardır. Bunlardan ilki, Allah’ın esmâ-i hüsnâ ile isimlendirilmesidir. İkinci ciheti ise Allah dışında bütün güzel isimlerle yapılan isimlendirilenler, hakikatte Allah’a dönen övgülerdir. Dolayısı ile güzel isimlendirmelerin tamamı Allah’a aittir.[25]
Esmâ-i hüsnâ terkibini içeren âyetlerin sonuncusu Medine döneminde nâzil olan “O, yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O galiptir, hikmet sahibidir”âyetidir. [26] Mâtürîdî bu âyetin izahında diğer esmâ-i hüsnâ âyetlerinde yaptığı yorumları yineler. Saffâr sıralanan bu dört esmâ-i hüsnâ âyetinden yalnızca ‘raf sûresinin 180. âyetine, Allah’ın güzel isimlerinin bulunmasının delili olarak yer vermektedir.[27]
Bir diğer Mâtürîdî kelâmcısı Ebü’l-Mûin en- Nesefî, Tebṣıratü’l-edille’de esmâ-i hüsnâ ile ilgili olarak Allah’a güzel isim ve sıfatların nispet edilebileceğini ancak acz, ölüm, cehalet, körlük ve sağırlık gibi kötü anlamdaki sıfatların O’na isim olarak kullanılamayacağını belirtmektedir.[28] Baḥrü’l-kelâm adlı eserinde ise Allah’ın ezelî isim ve sıfatlarının bulunduğunu ve Allah’ın el-Ḳādir, el-Ḫâlıḳ, er-Râzıḳ ve el-Mâlik şeklinde isimlendirilebileceğini ifade etmektedir.[29]
Çalışmamız sonucunda Saffâr’ın esmâ-i hüsnâ kavramının Kur’ân-ı Kerîm’de geçtiği âyetler üzerinde durmadığı tespit edilmiştir. Ancak Saffâr’ın, Mâtürîdî ve Ebû Muin en-Nesefî’nin kelâm eserleri dikkate alındığında esmâ-hüsnâ terkibinin ne anlama geldiğini açıklama hususunda bir ilk sergilediği görülür. Saffâr’ın terkipte bulunan kelimelerin kökeni hakkında ayrıntılı bilgi vermesi, kavramın hangi manada anlaşılması gerektiği üzerine bir çalışmadır. Bu durum Saffâr’ın semantik istidlâl yöntemini benimsemesinin bir sonucudur. Telḫîṣü’l-edille’nin tefsir eseri olmaması sebebiyle bu âyetler üzerinde tek tek tefsir yapılmamış olması anlaşılabilir bir durumdur. Zira eserinde, Allah’ın 178 ismini ele alırken öncelikle ismin lugat açısından değerlendirmesini yaptığı görülür. Sonrasında ise ismin geçtiği âyeti kelâmî izahlarına delil olarak zikrederek bu âyetlere ters düşmeyecek şekilde yorumlamalarda bulunur. Onun bu tercihi, esmâ-i hüsnâ yönteminin konu edileceği başlık altında ele alınacaktır.[30]
Esmâ-i Hüsnânın Sayısı
İlk dönemlerden itibaren Kur’ân-ı Kerîm’den esmâ-i hüsnâ listeleri çıkarılmaya çalışılmıştır.[31] Bu yönde çalışma yapan âlimler, esmâ-i hüsnânın sayıldığı hadis rivayetleri ile kendilerinin Kur’ân’dan çıkardıkları isim listeleri karşılaştırarak bu rivayetlerde bulunup Kur’ân’da bulunmayan isimleri ve sayısını belirlemeye gayret etmişlerdir.[32] Süyûtî, eserinde, Fatiha’dan İhlas sûresine kadar yaptığı tarama sonucunda 111 ilâhî ismi tespit ettiğini belirtmiştir.[33] Zeccâc ise yaptığı tarama sonucunda doksan dokuz ismi tespit ederek sıralamıştır.[34] Süyûtî, Bakara sûresinde otuz üç isim yer aldığını aktarmıştır.[35] Zeccâc ise aynı sûrede 26 ismin yer aldığını düşünmektedir.[36] Yalnızca bu iki eser karşılaştırıldığında bile tahricdeki yöntem farklılıkları ve tespit edilen esmânın aynı olmaması dikkat çekmektedir. Kur’ân’da geçen ilâhî isim ve isim tamlamalarının sayısının 200’e ulaştığı ifade edilse de[37] Kureşî (öl. 775/1373) Hattabî’den (öl. 388/998) rivayetle Ebû Abdullah ez-Zübeyri’ye (öl. 317/929) nispet ettiği listede Kur’ân’dan tahric edilen isimlerin sayısının 313 olduğunu belirtmektedir.[38]
Esmâ-i hüsnâ hadislerinin kaynağı Ebû Hüreyre’dir (öl. 58/678). Bu hadisler, iki gruba ayrılabilir. İlkinde hadis metni yalnızca “Allah’ın doksan dokuz, yüzden bir eksik, ismi vardır. Kim bunları ihsâ ederse (ahṣâhâ) cennete girer” şeklindedir.[39] Bu hadis rivayeti benzer lafızlarla Buhârî (öl. 256/870), Müslîm (öl. 261/875), Tirmizî (öl. 279/892) ve İbn Mâce (öl. 273/887) rivayetlerinde yer alır. İkinci grup rivayetlerde ise aktarılan hadis metnine ek olarak esmâ-i hüsnânın tek tek sayıldığı bir liste de yer alır. Esmâ listesini içeren rivayet, Tirmizî ve İbn Mâce’nin Sünen’lerinde aktarılır.[40]
Buhârî’de geçen esmâ-i hüsnâ rivayeti “Allah’ın doksan dokuz (yüzden bir eksik) ismi vardır. Kim bunları ihsâ ederse cennete girer. Allah tektir teki sever.” şeklindedir.[41] Müslim’de geçen esmâ-i hüsnâ hadisi ise “Allah’ın doksan dokuz (yüzden bir eksik) ismi vardır kim bunları ihsâ ederse cennete girer.” şeklindedir.[42] Tirmizî’nin rivayetinde ise “Allah’ın doksan dokuz (yüzden bir eksik) ismi vardır. Kim onları ihsâ ederse cennete girer. O kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır ki” denilerek esmâ-i hüsnâ sıralanır. Tirmizî, bu hadis rivayetinin garîb[43] olduğunu aktarmaktadır.[44] İsimlerin zikredilmediği hadis için ise hasen garîb[45] nitelendirmesinde bulunur.[46]
İbn Mâce’nin esmâ-i hüsnânın doksan dokuz olduğuna dair rivayette isimler zikredilmez.[47] Ancak Zuheyr b. Muhammed et-Temîmî yoluyla aktarılan rivayette yüz isim nakledilmektedir.[48]Bu rivayet râvi Abdülmelik b. Muhammed sebebiyle zayıf kabul edilmiştir. İsimlerin bulunduğu bu iki rivayet karşılaştırıldığında İbn Mâce’de var olan bazı isimlerin Tirmizî de olmadığı ve aynı şekilde Tirmizî de var olan bazı isimlerin de İbn Mâce’de olmadığı görülmektedir. İkisinin rivayet ettiği isimler tekrar edenler bir sayılarak değerlendirildiğinde esmâ-i hüsnânın sayısı 125’e ulaşmaktadır.[49] Bu iki rivayetin karşılaştırılması için hazırladığımız çalışma kitabın bu bölümünün sonunda sunulmuştur (bk. Tablo 5. Saffâr’ın İzahına Yer Verdiği Esmâ-i Hüsnânın Listesi). Hadisin Allah’ın isimlerinin sayıldığı ikinci kısmın sıhhat değeri konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır. Bazı muhaddisler Tirmizî ve İbn Mâce’de bulunan ikinci kısmın asıl metinde bulunmadığı ve sonradan eklendiği görüşündedirler.[50] Tirmizî ve İbn Mâce rivayetlerini karşılaştıran İbn Hacer, Tirmizî rivayetinin sıhhate en yakın olduğunu ifade etmiştir.[51] Nitekim esmâ-i hüsnâ üzerinde çalışma yapan âlimlerin eserlerinde Tirmizî rivayetini esas aldığı görülmektedir. Örneğin Gazzâlî el-Maḳṣadü’l-esnâ eserinde Tirmizî’den rivayetle ele aldığı doksan dokuz ismi kendisine göre sıralayarak izaha çalışmaktadır. Aynı şekilde Zeccâc, Tefsirü’l-esmâi’l hüsnâ eserinde Tirmizî’nin listesini aynen aktararak, sonrasında sırayı bozmadan teker teker açıklamaya tabi tutmaktadır.[52]
Saffâr eserinde esmâ-i hüsnâ ile ilgili olarak Hasan b. Süfyân’ın (öl. 303/916)[53] müsnedinde[54] yer alan
للّه تسعة وتسعون اسماً مائة غير واحد، من أحصاها دخل الجنة
hadisi Ebû’z-Zinâd, Abdurrahman el-A’rec ve Ebû Hüreyre isnadı ile nakletmiştir. Bu hadis aynı senede iki ravî ilavesi ile aynı metin ile Buhârî’de yer alır. Buhârî bu senedi, Ebü’l-Yemân, Şuayb, Ebû’z-Zinâd, Abdurrahman el-A’rec ve Ebû Hüreyre yoluyla rivayet eder. Hasan b. Süfyân’ın müsnedindeki esmâ-i hüsnâ rivayeti “Allah’ın doksan dokuz (yüzden bir eksik) ismi vardır. Kim bunları ihsâ ederse cennete girer.” şeklindedir. Saffâr’ın Buhârî ravisi olduğu ve iki hadisin de metinlerinin Buhârî rivayeti sonunda bulunan “Allah tektir teki sever” ifadesi haricinde birebir aynı olduğu göz önünde bulundurulduğunda Hasan b. Süfyân’dan naklettiği esmâ-i hüsnâ hadisini âli isnad sebebiyle tercih ettiği düşünülebilir.[55]
Saffâr’ın yer verdiği ikinci esmâ-i hüsnâ rivayeti ise Ebû Eyyüb es-Sicistânî’nin (öl. 255/869) Ebû Hüreyre yoluyla rivayet ettiği “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır, kim onları ihsâ ederse cennete girer.” hadisidir. İfade ettiğine göre Ebû Eyyüb es-Sicistânî Ebû Hanîfe zamanında Basra imamlarından biridir. Saffâr bu hadislerin bazılarında “bu isimlerin hepsi Kur’ân’dadır.” ifadesi geçtiğine dikkat çeker.[56] Nitekim tespitimize göre İbn Abbas ile İbn Ömer’den nakledilen “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır ki onları sayan cennete girer, onlar Kur'ân'da mevcuttur” hadislerde bu ibare bulunmaktadır.[57] Saffâr’ın ilk dönem hadis eserlerine ulaşarak bunlardan rivayetler aktarması eserin esmâ-i hüsnâ bölümü için dikkat çekici bir özelliktir ve onun hadis ilmine vukûfiyetini de ortaya koymaktadır.
Saffâr, Tirmizî ve İbn Mâce rivayetlerinde yer alan esmâ-i hüsnâ listesine eserinde yer vermemektedir. Ancak Saffâr’ın izah ettiği 178 isim ile Tirmizî’de bulunan isimler karşılaştırıldığında bu isimlerin doksan iki tanesinin Telḫîṣü’l-edille’de zikredildiği sonucuna ulaşılmıştır. Tirmizî’de olan el-Mütekebbir, er-Râfi‘, el-Vâlî, el-Munteḳim, el-Muḳsıṭ, el-Muġnî ve er-Reşîd isimleri ise Saffâr rivayetinde yer almamaktadır.[58] Saffâr ile İbn Mâce rivayetlerinde bulunan isimlerin seksen altısı örtüşmektedir. İbn Mâce rivayetinde bulunan ancak Saffâr’ın açıklamasına yer vermediği isimler ise el-Mütekebbir, el-Ḳarîb, el-Vâlî, er-Râşid, el-Burḥân, eş-Şedîd, er-Râfi‘, el-Muḳsıṭ, Ẕū’l-Ḳuvve, el-Fâtır, el-Ebed, el-Munîr ve et-Tâmm isimleridir.[59] Saffâr’ın belirttiği isimler ile Tirmizî ve İbn Mâce hadis rivayetinde bulunan isimler dikkate alınarak değerlendirildiğinde 178 isimden 109’unun örtüştüğü görülmektedir.[60] Ancak Saffâr bu iki rivayette bulunmayan 69 ismi de Allah’a nispet etmektedir.
Saffâr’ın yukarıda ifade edilen isimlere yer vermemesi ve esmâ-i hüsnâ hadisinin ilk kısmının râvisi olarak Hasan b. Süfyân ile Ebû Eyyüb es-Sicistânî’yi referans alması dikkat çekicidir. Aynı zamanda esmâ-i hüsnâ üzerine çalışmalar yapan âlimler tarafından esas alınan Tirmizî rivayetine eserinde yer vermemesi de oldukça dikkate değerdir. Bunun sebebi araştırıldığında ise Saffâr’ın Tirmizî ravilerinden olduğu ve hadisin kendisine ulaşmamış olması gibi bir ihtimalin de bulunmadığını anlaşılmaktadır.[61] Çağdaşı Gazzâlî’nin el-Maḳṣadü’l-esnâ adlı eserinde Tirmizî rivayetini esas aldığı dikkate alınırsa Saffâr’ın bu tercihi Tirmizî’nin de belirttiği gibi hadisin ilk kısmının garîb, ikinci kısmının ise hasen garîb olması ile ilgili olabilir. İbn Mâce rivayetinin ise senedinde bulunan Abdülmelik b. Muhammed sebebiyle zayıf görüldüğünü yukarıda aktarılmıştı. Esmâ-i hüsnâ üzerinde eser telif eden diğer bazı âlimler tarafından da bu rivayet tercih edilmemiştir. Saffâr’ın bu rivayeti, sıhhatini dikkate alarak tercih etmemesi ihtimal dahilindedir.
Buhârî, Müslim, Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivayetlerinde yer alan esmâ-i hüsnâ hadisindeki “doksan dokuz (yüzden bir eksik)” ifadesinin nasıl anlaşılacağı da tartışma konusu olmuştur. Doksan dokuz sayısı ilk görüşe göre rakamsal bir sınırlama ifade etmektedir.[62] Buhârî, Müslim, İbn Mâce rivayetlerinin sonunda bulunan “Allah tektir, teki sever” kullanımından da anlaşılacağı üzere tek sayı tevhide âlem olmasından dolayı İslam anlayışında önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple İbn Hacer gibi âlimler Kur’ân’dan esmâ-i hüsnâ tahrici yaparken doksan dokuz sayısının bir sınırlama olduğu kanaati ile bu sayıya bağlı kalmaya gayret etmişlerdir.[63] İkinci görüşe bu ifade, bir sınırlama ifade etmez ve kesretten kinayedir. Öyle ki bu sayının bilinemeyecek kadar çok olduğuna dikkat çeken âlimler de bulunmaktadır. Nevevî (öl. 676/1277), âlimlerin doksan dokuz sayısının sınırlandırma olmadığı konusunda ittifak ettiğini ifade etmektedir. Buna göre doksan dokuz sayısı kesretten kinayedir. Hadisin maksadı doksan dokuz kadar ismi ihsâ etmesinin kişinin cennete girmesi için yeterli olmasıdır. Zira dua mahiyetindeki diğer hadis rivayetlerinde Allah’ın kendisine sakladığı ve gayp ilminde bulunan isimlerinin de mevcut olduğu aktarılmış ve bunları bilmenin imkânı olmadığını dile getirilmiştir.[64] Gazzâlî isimlerin doksan dokuz sayısı ile sınırlı olmadığını düşünen âlimlerdendir.[65] Aynı şekilde Kureşî de hadiste geçen sayının sınırlandırma anlamı taşımadığına dair ittifak edildiğini aktarmaktadır.[66]
Hadis âlimleri, doksan dokuz ifadesinin ardından bir açıklama cümlesi olarak gelen “yüzden bir eksik” [67] ifadesinin bu sayının te’kidi için kullanıldığını ifade etmektedir.[68] Te’kide ihtiyaç duyulmasının sebebi ilk dönemlerde Arap yazısında ifadelerin karışmasını engelleyecek noktalar bulunmayışıdır.[69] Bu sebeple yazılış açısından birbirlerine benzeyen doksan dokuz ىىىىعه وىىىىعىﮟ)) ile yetmiş yedi (ىىىىعه وىىىىعىﮟ) sayılarının karıştırılmaması için bu ifadenin râviler tarafından eklenmiş olabileceği düşünülmektedir.[70]
Saffâr, Esmâ-i hüsnânın tahdid edilmesinin ve belirli bir rakam ile sınırlandırmasının mümkün olmadığını dile getirir. Bazı rivayetlerde adet belirtilmesinin ise beyân maksatlı olduğunu ve “yüzden bir eksik” lafzının da sayıyı vurgulamak için mübalağa olduğunu belirtir. Allah’ın isimlerinin adetle sınırlandırılamayacağının delili olarak A’raf sûresinin 180. âyetinde esmâ-i hüsnânın adetsiz olarak zikredilmesini gösterir.[71] Aynı zamanda Muhammed b. İshâk b. Huzeyme’nin (öl. 311/924) “Allah’ım! Ben senin kulunum. Erkek ve kadın kullarının çocuğuyum. Kontrolüm senin elindedir. Benim hakkımda senin hükmün geçerlidir. Hakkımdaki takdirin de adaletlidir. Kendini isimlendirdiğin yahut kitabında indirdiğin yahut kullarından birisine öğrettiğin yahut katındaki gayb ilminde kendine has kıldığın sana ait tüm isimlerin hürmetine, Kur’ân’ı kalbimin sevinci, gönlümün rahata kavuşması, hüznümün ortadan kalkması ve kederimin gitmesi için vesile kıl” rivayetini delil olarak aktarır.[72] Bu rivayet esmâ-i hüsnânın sınırlı olmadığı hakkında kuvvetli bir delil kabul edilmiştir.[73]
Saffâr, Cessâs lakabı ile bilinen Ebû Bekr er-Râzî’nin (öl. 370/981)[74] Muḫtaṣar’ında doksan dokuz sayısına ilaveten başka rivayetler de aktardığını ifade etmektedir. Buna göre isimler Allah’ın tekelinde ve gayp ilmindedir.[75] Dolayısıyla Allah’ın isimlerinin doksan dokuz olduğu ifade edilen yukarıdaki rivayetlerden ibaret olmadığı anlaşılmaktadır.
Saffâr, Ehl-i hakk’a göre kim Allah’ın isimlerini bilirse onun imanının sahih olacağını, bütün esmâyı bilmese de inkâr da etmemesi gerektiğini belirtir. Onun aktardığına göre Hâricîler tevkīfi olarak gelen bütün esmâ-i hüsnâyı bilmeyen kimsenin imanının sahih olmayacağını ileri sürmektedir. Saffâr, bu görüşe karşı çıkar. Zira Resûlullah “Allah’tan başka ilah yoktur” hükmünün dile getirilmesini emretmektedir. Bu sebeple imanın sahih olması için bütün isimlerin değil Allah’ı bilinmesi ve O’ndan başka ilah olmadığına iman edilmesi yeterli sayılmalıdır.[76]
Esmâ-i Hüsnânın İhsâsı
Esmâ-i hüsnâ hadisinde yer alan ve yapılması hâlinde cennete ulaşma müjdesi verilen “ihsâ (ahṣâhâ)” eyleminin ne olduğu hakkında farklı yorumlar yapılagelmiştir. Bu hususa dikkat çeken Nevevî, Buhârî ve diğer muhakkiklerin bu fiilin “ezberlemek (hafizehâ)” anlamında olduğunu söylediklerini ve bu anlamın ihsânın zahirî anlamı olduğunu belirtmektedir.[77] Kureşî ise ihsâ eyleminin anlamını, “Kur’ân’ı baştan sona Allah’ın isimlerinden faydalanarak çokça okumak” şeklinde kaydetmiştir.[78] Beyhakî ise bu fiilin “saymak” anlamında olduğunu ifade etse de ona göre asıl kastedilen mana, “Allah’ı güzel isimleri ile tanımak, isimlerin manasını akılla idrak etmek ve Allah’a O’nun istediği sınırlar içerisinde ibadet, itaat ve iman etmektir”.[79] Zeccâc, ihsânın Arap dilinde bir şeyin adedini saymak olarak kullanıldığını şiirlerden örnekle açıklamaktadır. Nitekim o, “ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ (O sizin bunu sayamayacağınızı bildi.)”[80] âyetindeki “إحصى” kelimesine verilen saymak anlamının hadisteki ihsâ kelimesine izafe edilmesinin uygun olduğunu düşünmektedir. Dolayısı ile ona göre bu eylem, en çok esmâ zikreden kimsenin cennete gireceği şeklinde de anlaşılabilir.[81]
İhsânın saymak manasının yanı sıra ‘kalabalık bir cemaat’, ‘bir şeye güç yetirebilmek’ ve ‘akıl’ anlamlarına da bulunmaktadır. Muhammed b. Yezîd bu anlamları dikkate alarak ihsânın manası hakkında şöyle demektedir: “Bizim için bu kelimenin manası, ‘Kim Kur’ân’dan onu sayarsa şeklindedir’. Çünkü bu isimlerin hepsi Kur’ân’da ayrı yerlerdedir. Bu kelimeden kasıt Kur’an’dan bu isimlerin telif edilmesi ve toplanırken çekilen külfettir. Bundan dolayı da bu yolda meşakkat yaşayan kimselerin de cennete gireceği anlaşılır.”[82] Zeccâc, aktarılan bu görüşü benimsediğini açıkça ifade etmese de Tefsîru esmâ adlı eserinin başında Kur’ân’dan tahriç ettiği ilâhî isimleri sûre sırasına riayet ederek bir liste şeklinde sunarak, ihsâ eyleminin külfet çekmek anlamını da hayata geçirmiş görünmektedir.[83]
Saffâr’a göre ise ihsâ kelimesi bazı hadis rivayetlerinin sonunda bir açıklama cümlesi olarak yer alan “Her kim bilirse cennete girer.
(من عرفها دخل الجنة)” cümlesinden de anlaşıldığı üzere “bilmek (ma‘rife)” anlamındadır. O, bu görüşünü temellendirmek için “اَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَداً (Her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir))”[84] âyetindeki ihsa fiiline “saymak” değil “bilmek” anlamı verilmesi gerektiğini de belirtir.[85] Bazı rivayetlerde ihsâ kelimesinin “saymak (men addehâ)” anlamına geldiği belirtilse de Saffâr bu eylemin, metnin bağlamı dikkate alındığında bu manaya hamledilemeyeceğini savunur. Zira ihsâ eylemine bu şekilde mana verilmesi hâlinde ilâhî isimleri sayan kişilerin tamamının cennete gireceği sonucu çıkar. Bu ise mümkün görünmemektedir. Ona göre “O sizin bunu sayamayacağınızı bildi.”[86] âyetinde belirtildiği üzere kulların buna gücü yetmez. Ayrıca saymak anlamı dikkate alınırsa hadisin manası ‘Bu ilâhî isimleri saymaya kimin gücü yeterse o kişi cennete girer’ olarak anlaşılmak durumunda olur. Hz. Peygamber’in kulun başaramayacağı yahut altından kalkamayacağı bir şeyi cennet vesilesi olarak ifade etmesi ise anlamsız hâle gelir. Dolayısı ile onun anlayışında ihsânın ‘saymak’ olarak anlaşılması mümkün değildir. [87]
Yukarıda ifade edilen görüşler, ihsâ kelimesinin ‘ezberlemek’, ‘saymak’, ‘bilmek’, ‘benimsemek’ ve ‘gereğince yaşamak’ anlamlarında hamledildiğini göstermektedir. Bunula birlikte kelimenin ifade edilen bu anlamlarının ötesinde bir mana taşıdığı da anlaşılmaktadır. Saffâr, mevcut ihtimallerden ‘saymak’ anlamına özellikle karşı çıkmakta ve “bilmek” manasını savunmaktadır. Zira ihsâ kelimesine saymak anlamın verilmesi “اَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَداً (Her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir))[88] âyetinde belirtilen Allah’ın fiiline “saymak” manası verilmesini gerektirecektir. Oysa Allah, tek tek sayma fiilinde bulunmaktan münezzehtir.[89] Saffâr, ihsâya dair diğer anlamların doğru olabileceğine ise hiç haklılık tanımadığını, bunları görmezden gelerek ortaya koymaktadır.
Esmâ-i Hüsnânın Tevkīfîliği veya Kıyasîliği
İlk dönemlerden itibaren özellikle kelâm âlimleri tarafından naslarda bulunmayan isim ve sıfatların Allah’a nispet edilmesinin uygun olup olmadığı tartışılmıştır.[90] Bu konuda iki farklı yaklaşım söz konudur. Bunlardan ilki, tevkīfîliktir. Bu görüşe göre Allah’a kendisinden başka kimsenin isim nispet etmesi uygun değildir. Aynı zamanda kulların bu ilâhî isimleri kullanımı (dua, ibadet vb.), O’nun bildirmesine bağlıdır.[91] Diğer anlayış ise kıyasîliktir.[92] Bu görüş; Allah’ın şanına, yüceliğine ve ulûhiyetine uygun anlamlar içeren yani “hüsnâ (güzel)” anlam içeren isimlerin Allah’a nispet edilebileceği anlayışını içerir.[93] Her iki görüşün de Allah’a yalnızca güzel isimler nispet edilebileceğinde mutabık olduğu dikkat çekmektedir.
Tevkīf anlayışı, ilk dönemlerden itibaren kabul gören ana görüştür. İbn Fûrek, Ebû Hasân el-Eşârî’nin bu görüşte olduğunu aktarır.[94] Gazzalî de Allah’ın isimlerinin tevkīfî olduğunu dile getirir.[95] O, tevkīfin yalnızca naslarda Allah’a nispet edilmesi olarak anlaşılmasının doğru olmadığına da dikkate çeker ve her durumda Allah’ın yüceliğine ve ulûhiyyet özelliklerine uygunluğun gerekliliğini belirtir. Enfâl sûresinin 17. âyetinde Allah’a “remy (atmak)” kelimesinin nispet edilmesine rağmen buna dayanılarak O’na “Ya Râmî (Ey Atan)” denilemeyeceğini de örnek olarak verir. Benzer şekilde “menetme” anlamı içeren “âkil”, önceden bilinmeyen bir şeye sonradan vâkıf olma manasına gelen “ârif” ve bilinmeyeni süratle idrak etme anlamı bulunan “fatîn ve zekî” isimlerinin de zayıflık çağrışımlarından dolayı Allah’a hitap için kullanılamayacağını belirtir. [96]
Mâtürîdî’nin de tevkīf anlayışını benimsediği anlaşılmaktadır. Zira bu konuda yapılan bir araştırmada Te’vilâtü’l-Kur’ân adlı tefsirinde sadece doksan ilâhî ismin izahına yer verdiği ve bunların naslarda yer alan isimler olduğu tespit edilmiştir.[97] Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin Tebṣıra ve Bahrü’l-kelâm adlı eserlerinde yapılan taramada bu konuya dair bir bilgi tespit edilememiştir. Mu‘tezile’nin Bağdat Ekolü de esmâ-i ilâhiyenin tevkīfî olduğu görüşündedir.[98]
İsimlerin kaynağı ile ilgili olarak tevkīf anlayışını savunanlar, iki kısma ayrılabilir. Bunlardan ilkini İbn Hazm gibi nasların zâhirini dikkate alan âlimler oluşturmaktadır. Zira İbn Hazm naslarda yer almayan bir kavramın, övgü ve güzellik (hüsnâ) ifade etse bile Allah’a nispet edilmesini uygun görmemiştir.[99] O, esmâ-i hüsnâ hadisinin liste içeren kısmını değil yalnızca ilk kısmını sahih gördüğünü ifade etmiştir. İbn Hazm, naslarda fiil kipinde Allah’a nispet edilen kavramlardan isim türetmeyi uygun bulmamaktadır. Örneğin el-Ḫâfiż ve el-Ḳādir şeklinde ism-i fail sîgası ile gelen isimlerin Allah’a nispet edilemeyeceğini belirtmektedir. Bu şekilde farklı sîgalar ile türetilen ve içlerinde Tirmizî ve İbn Mâce rivayetlerinde bulunan isimlerin de olduğu 49 ilâhî ismin Allah’a nispet edilemeyeceğini düşünmektedir.[100]
Dilcilerin yaygın kanaatine göre Arap dilinde kelimeler başka bir kelimeden türerler. Aralarında mana ilişkisi bulunan iki kelimeden birinin diğerinden türetilmesi ‘iştikak’ olarak adlandırılır. Kendisinden türetilen asıl kelimeye ise ‘müştak (türemiş)’ denilir.[101] Kelâm geleneğinde naslarda fiil hâli ile Allah’a nispet edilen kelimelerin ism-i fail, ism-i mef’ul ve sıfat-ı müşebbehe gibi müştaklarının Allah’a nispeti, tartışma konusu olmuştur. İbn Hazm gibi âlimler buna şiddetle karşı çıkarken diğer bazı âlimler bu şekilde isim türetmenin naslara aykırı olmadığını savunmuşlardır. Naslarda Allah’a nispetle kullanılan fiillerin müştaklarının O’na nispetini kabul edenler, tevkīf anlayışını benimseyenlerin ikinci grubunu oluşturmaktadır. Gazzâlî, bu anlayışı benimseyenlerden biridir. Hatta o eserinin ilk bölümünde anlamı müşterek olan isimleri tasnif ederek bunların içerisine birbirinden türeyen ve anlamca aynı olan isimleri de dâhil etmiştir.[102]
Saffâr, bu tartışmada ilâhî isimlerin tevkīfî olduğunu savunanların tarafında yer alır. O, naslarda yer alan esmâ-i hüsnânın en yüksek mertebe olan (mertebetü’l ûlyâ) isimler olduğunu, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bu mertebeye uygun bir isimlendirmede bulunamayacağını düşünmektedir. Dolayısı ile ona göre ilâhî isim, öncelikli olarak Kur’ân’dan delille desteklenmelidir. Kur’ân’da yer almıyorsa hadislere bakılmalıdır. O, bu konuda ümmetin icmasını da delil olarak kabul etmektedir.[103]
Saffâr’ın eserinde izahına yer verdiği 178 ilâhi ismin kaynağı incelendiğinde bunlardan 116’sının kaynağının Kur’ân olduğu görülmektedir. Eserinde delilini zikretmediği el-İlah, el-Bâḳī, el-Ḫabîr, Ẕū’l-Celâli ve’l-İkrâm, eṣ-Ṣamed, Fâliḳu’l-Ḥabb, Fâliku’n-Nevâ, Fâliku'l-İsbah, el-Ḳavî, el-Ḳayyûm ve el-Ḳadîm isimlerinin ise âyetlerde Allah’a nispet edildiği zaten bilinmektedir. Örneğin el-Bâḳī isimde Allah’ın ezelî ve ebedî olmasına ilişkin kelâmî yorumlara değinse de bu ismin geçtiği bir âyet yerine onun anlamına dair “O’nun kendinden başka her şey yok olacaktır.”[104] hükmünü delil getirmektedir.[105] Delili açıkça zikredilen ve edilmeyen Telḫîṣü’l-edille’de izahı yer alan 178 ismin 127’sinin (%70’inin), kaynağı sonuç olarak Kur’ân’dır. Eserinde izahına yer verdiği 18 (%10) ilâhi ismin kaynağı ise hadislerdir.[106] Konu edindiği ilâhi isimlerin %1’ine karşılık gelen 3 ismin delili ise icmâdır. O, icmânın bir göstergesi olarak Arap şiirini delil olarak belirtmektedir.[107] Saffâr’ın izahına yer verdiği 178 isme dair hazırladığımız ayrıntılı liste, çalışmamızın ekler kısmında sunulmuştur.
Tablo 2. Saffâr’a Göre Esmâ-i Hüsnânın Tevkīfîlik Delilleri
Saffâr, âyet ve hadislerde Allah’a nispet edilen fiillerden türetilen isimlerin ona nispet edilmesinde bir mahzur görmemektedir. Nitekim o açıkça esmâ-i ilâhiyenin manadan müştak olduğunu da ifade etmektedir.[108] Örneğin el-‘Âlim isminin ilimden ve el-Ḳadîr ve el-Ḳādir isminin kudret kelimesinden müştak olduğunu, isimlerin manaları ile birlikte zâta izafe edildiklerini ve bu bakımdan önce sıfat, sonrasında dönüştükleri sigâ sebebiyle isim özelliği taşıdıklarını belirtmektedir.[109]
Saffâr, daha önce bahsi geçtiği üzere 178 ilâhî isme eserinde yer vermiştir. Bunların içinde müştak isimler de bulunmaktadır. O, İbn Hazm’ın aksine fiilden türeyen isimleri de bu listenin içine eklemiştir. Örneğin eş-Şehîd ismi için Kur’ân’dan beş âyeti delil olarak zikretmiştir. eş-Şehîd ismi
“الفجر كان مشهودا (…çünkü sabah namazı şahitlidir.)” [110] âyetinde de görüldüğü üzere lafzen yer almamaktadır.[111] O, el-Şâhid isminin eş-Şehîd anlamında olduğunu ifade eder.[112] O âyette yer alan “şahit oldu” anlamına gelen “شهد” kökünden müştak meşhûd kullanımını, eş-Şâhid isminin Allah’a nispeti için yeterli görmüştür. Saffâr’ın bu şekilde rivayet ettiği isimlerin sayısı 26’dır. İzahına yer verdiği 178 esmâ-i hüsnânın %14’ü, âyetlerden müştak isimlerdir. Saffâr, müştak isimlerin birçoğunda isme ve kaynağına dair açıklama bulunurken yakın anlamlı anlamlı olanlarda daha önce bu ismi açıkladığını dile getirerek izahatta bulunmamaktadır.[113] Örneğin Ḳābilu’t-Tevb isminde herhangi bir açıklama yapmamakta ve daha önce bu ismin anlamına yer verildiğini belirtmektedir.[114] Nitekim aynı kökten türeyen et-Tevvāb isminin izahı kapsamında Allah’ın affedici olduğunun delilleri ve ilgili kelâmî yorumlar yer alır.[115] Saffâr’ın lafızdan müştak olarak eserinde yer verdiği ilâhî isimler tablo hâlinde aşağıda sunulmuştur.
Tablo 3. Saffâr’a Göre Lafızdan Müştak İlâhî İsimler
Saffâr sadece âyette geçen fiillerden değil ifade ettikleri manalarından da ilahî isim türetilmesini kabul etmektedir. Ona göre el-‘Alîm ismi nasıl ilim sözcüğünden lafız itibari ile müştak ise diğer isimler de mana itibari ile türemiştir.[116] Onun mana itibari ile türettiği ilâhî isimler dört isim ile sınırlıdır: el-Müteferrid, eṣ-Ṣafûḥ, el-Mûcid ve el-Mu‘dim. O, el-Eḥad isminin naslarda geçmesi sebebiyle onunla aynı anlama gelen el-Müteferrid isminin Allah’a nispetinde bir mahzur görmez. Aynı şekilde el-‘Afüv ismi ile aynı anlamda olan eṣ-Ṣafûḥ ismi de Allah’a nispet edilebilir. Saffâr, el-Mûcid ve el-Mu‘dim isimlerinde ise “Bu iki ismin anlamı açıktır. Mevcut ve ma‘dumu Allah’tan başkası yaratmaya güç yetiremez” diye belirterek Allah için kullanımında mahzur görmez. Dolayısıyla Saffâr’ın el-Mûcid ve el-Mu‘dim isimleri için naslarda bulunan el-Ḳādir ve el-Ḫâlıḳ isimlerinin varlığını yeterli gördüğü söylenebilir. Görüldüğü üzere Saffâr, naslarda Allah’a nispet edilen esmâ-i hüsnâ ile aynı anlama gelen yahut o ismin kapsamında bulunan isimleri de ilâhî isimler olarak kabul etmektedir. Saffâr için hem naslar hem de ifade ettikleri anlamlar, Allah’a isim nispetinde temel kaynaklardır. Onun Allah için kullandığı manadan müştak isimler tablo hâlinde aşağıda sunulmuştur.
Tablo 4. Saffâr’a Göre Manadan Müştak İlâhî İsimler
Âyet ve hadislerde Allah hakkında ‘ene (ben)’[117], ‘nahnü (biz)’[118], ‘ente (sen)’[119] ve ‘hüve (o)’ zamirleri de kullanılmıştır.[120] Bu sebeple bu lafızların tevkīfî olduğu açıktır. Ancak bunların Allah hakkındaki kullanımları kelâm literatüründe tartışmaya yol açmıştır. Bu zamirlerden “hüve” ile ilgili olarak Saffâr, naslarda geçmesi sebebiyle tevkīfî olduğunu düşünmekte ve izahına yer verdiği 178 ismin arasında saymaktadır.[121] Ancak o Allah’a nispet edilen diğer zamirler için herhangi bir yorumda bulunmaz.
Saffâr, hüve için İhlas sûresi ilk âyetini ve Muhammed b. Ali el-Bâkır’nın (öl. 114/733) hadis rivayetini delil getirmektedir. Hadiste geçen “Ya men la hüve illa hüve (يا من لا هو إلا هو) ” lafzının O’ndan başka ezelî bir kimsenin bulunmadığı anlamına geldiğini belirtir. “De ki: Her şeyi yaratan Allah’tır.”[122] âyetinin de delalet ettiği gibi O, yaratmadan önce hiçbir şey yoktu. Muhammed b. Bâkır, “hüve”nin İsm-i Âzam olduğunu düşünmektedir. Ancak Saffâr “hüve” zamirinin İsm-i Âzam olmasını hadis rivayetlerine muhalif olacağı gerekçesi ile mümkün görmemektedir.[123]
Esmâ-i hüsnâda tevkīf anlayışının temelini oluşturan dilin kökeni tartışması konusunda Saffâr’ın ilkesel yorumlar yaptığı görülmektedir.[124] Bu konu, daha çok lugât ve fıkıh âlimlerinin ilgilendiği bir konu olsa da kelâm geleneğinde de tartışılan bir meseledir. Nitekim dilin kökeni, Mu’tezile’nin tarafından da tartışılmıştır.[125] Adı geçen tartışma, isimlerin kökeninde olduğu gibi tevkīfîlik ve muvazaa olmak üzere iki farklı anlayışı karşı karşıya getirmiştir. Dilin kökeninin Allah’a nispet edildiği yani dilin Allah’ın vaz‘ı olduğunu öne süren görüş tevkīf olarak isimlendirilir.[126] Dilin, insanların anlaşması sonucunda zamanla ortaya çıktığı ve ilahî bir bildirim olmadığı düşüncesi ise muvâzaadır.[127] Bu konunun daha ayrıntılı bir tasnifi Râzî tarafından yapılmıştır. Râzî dilin kökeninin tevkīfî olduğu anlayışının Eş‘arî mezhebinin ve İbn-i Fûrek’in görüşü olduğunu ifade etmektedir.[128]
Saffâr, Allah’ın isimlerinin tevkīfî olduğunu düşündüğü gibi dilin kökeninin Allah tarafından vaz edildiğini düşünmektedir. Bu görüşün delili olarak: وَمِنْ اٰيَاتِه خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْۜ[129]
ve عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ، خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ، عَلَّمَهُ الْبَيَانَ”[130] âyetlerini zikretmektedir. Ebû Amr b. Alâ (öl. 154/771), Halil b. Ahmet ve Sîbeveyhi gibi nahiv ve lugat âlimleri de dilin tevkīfî olduğu görüşündedirler. Saffâr, Ebû Hanîfe ve ashabının da bu görüşte olduğuna yer verir. Aynı zamanda o Kaderiyye ve Dehriyye’nin, dilin kökeninin insan kaynaklı olduğu düşüncesini aktararak bu anlayışın batıl olduğunu ifade eder. Mu‘tezile kelâmcıları ise isimlerin tevkīfî olmadığını düşündükleri gibi dilin de tevkīfî olmadığı kanaatindedirler.[131]
Esmâ-i Hüsnânın Tasnifi
Esmâ-i hüsnânyı konu edinen eserlerle birlikte farklı tasnifler gündeme gelmiştir. Özellikle kelâmcılar konunun Allah’ın isim ve sıfatları ile ilgili olması bakımından ilgilenmişlerdir.[132] Örneğin Eş‘arî mütekellimlerinden Abdülkāhirel-Bağdâdî, el-Esmâ’ ve’ṣ-ṣıfât adlı eserinin ilk bölümünde Allah’ın isimlerini zâtî, selbî ve fiilî olmak üzere üçlü bir tasnifle konu edinir. Eserin ikinci bölümünde ise bu isimleri alfabetik bir sıra içinde izah eder.[133]
İlâhî isimlerin manalarına göre yapılmış farklı tasnifler de bulunmaktadır. İlâhî isimlerin birden fazla anlama gelebilmesi, anlama dayalı farklı gruplandırmalara yol açmıştır. Birbirine benzeyen esmâ-i hüsnâ tasnifleri bulunsa da bunların ortak bir ilkeye dayanması mümkün görünmemektedir.[134] Örneğin Gazzâlî el-Maḳṣadü’l-esnâ adlı eserinde manaları müşterek isimleri belirtmiştir.[135] Aynı zamanda biz de çalışmanın üçüncü bölümünde Saffâr’ın rivayet ettiği 178 ismi, muhtevasına göre yorumladığı kelâm konularını dikkate alarak sistematik kelâm konularına göre sıraladık. Saffâr isimlerin birden fazla mana ile ilişkili olması sebebiyle bir isimde birçok farklı kelâmî yorumda bulunmuştur. Dolayısıyla üçüncü bölümde bir isme birden çok konu başlığında yer verildiği görülebilecektir.[136]
Tasnif türleri teknik, muhteva ve taalluk bakımından olmak üzere üç gruba ayrılmaktadır. Teknik tasnif türlerinden biri, fazla tercih edilmeyen alfabetik tasniftir.[137] Bu tasnif metoduna Abdülkāhirel-Bağdâdî’nin uygulaması örnek gösterilebilir. Saffâr da izaha çalıştığı 176 ilâhî ismi, alfabetik olarak sıralamaktadır.[138] Hanefî fakihlerden Kureşî de Kur’ân’dan tahriç edilen 313 ismi aynı usûlle sıralamıştır.[139]
Esmâ-i hüsnâ şekil bakımından isim (ism-i fâil ve ism-i mef’ûl), mastar, sıfat, zarf, terkip, fiil sîgalarından biri veya zamir olabilir. Bu kelimelerin lugat açısından hangi kipte olduğuna göre tasnif etmek de teknik tasnif türlerindendir. Abdülkāhirel-Bağdâdî, esmâ-i hüsnâyı sarf ve nahiv açısından türlerine göre de tasnif etmiştir. Aynı zamanda Ebû Hanîfe’den itibaren Allah’ın zâtına nispet edilen kavramların isim ve sıfat şeklinde tasnife tâbi tutulduğu, konunun Eş‘arî ve Mâtürîdî’de daha açık bir şekilde ele alındığı bilinmektedir.
Esmâ-i hüsnâ ile ilgilenen âlimlerin hepsinin lafza-i celâlin diğer isimlerden farklı olduğu konusunda müttefiktir. Zira Allah’a nispet edilen diğer isimlerin tamamının belli bir kökten türediği ve belirli bir manayı ifade ettiği kabul edilir. Oysa Allah isminin herhangi bir kökten türemiş olup olmadığı tartışmalıdır. Allah isminin müştak olduğunu düşünenler olduğu gibi câmid yani türememiş olduğunu savunanlar da bulunmaktadır.[140] Bazı selef âlimleri, Allah isminin müştak olduğunu düşünmektedir. Saffâr, bu düşüncede olan selef-i sâlihîn âlimleri arasında Hz. Ali ve İbn Abbâs’ı saymaktadır.[141] Lafza-i celâlin müştak olduğunu düşünenlerin görüşleri dikkate alındığında, bu ismin kökenine dair otuza yakın ihtimal söz konusu olmaktadır.[142] Saffâr, bu görüşü savunanlara atfen lafza-i celâlin kökenine dair üç ihtimalden söz etmektedir. Müştak olduğunu düşünenlerden bazılarına göre Allah ismi “el-İlâhe” yani “إلاها أله - يأله -” fiilinden türemiştir ve “ibadet” anlamı taşır. Saffâr, İbn Abbâs’ın bu görüşte olduğunu ifade eder. Onlara göre yüce ma‘bûd, ‘Allah’ diye isimlendirilir. Zira O, ma‘bûd yani ibadet edilendir. Diğer görüşe göre ise “وله- يوله - ولها” kökünden türemiştir. Bu şekilde düşünenlere göre lafza-i celâl, “yarattıklarını hikmeti ile hayrete düşüren” anlamındadır. Diğer bir görüşe göre ise “ لاه - يلوه - ليوها” kelimesinden türemiştir. Bu görüşe göre ise “batın” yani “gizlenmek ve duyu idrakinin ötesinde olmak” Allah isminin manasıdır.[143]
İlk dönem âlimlerinden bazılarının “Allah ismi türemiştir” demekten çekindiklerini belirten Saffâr bu âlimlere Ebû Amr b. Alâ, meşhur dilcilerden Halil b. Ahmet, Sîbeveyhi, Ferrâ (öl. 207/821)[144] ve Kisâî’yi (öl. 189/805)[145] örnek vermektedir. Aynı zamanda o, bu âlimlerin Allah isminin başındaki “el” takısının marifelik için getirilmiş lam-ı târif olduğunu kabul etmediklerini de dile getirmektedir. Bu âlimlere göre Allah ismi ‘alem yani özel isimdir.[146] Aynı bilgiyi Fahreddin er-Razî konuya dair Levâmiʿu’l-beyyinât fî şerḥi esmâ’illâh ve’ṣ-ṣıfât adlı eserindeHalil b. Ahmet ve Sîbeveyhi’ye nispetle aktarmaktadır.[147]
Saffâr, Ferrâ ve Kisâî’den naklen ‘alemden kastedilenin, kişinin veya bir şeyin kendisi ile bilindiği isim’ olduğunu belirtir. Yani ’alem/özel isim denildiğinde Zeyd ve Amr’ın özel ismi gibi anlaşılmamalıdır. Zira bu isimler mananın hakikatini taşımaz. Oysa Allah ismi ezelî olarak sabittir.[148] Saffâr, Ebû Hanîfe’nin Allah isminin müştak olmadığını düşündüğünü de aktarır. Ebû Hanîfe’ye göre Allah’ın diğer isimleri müştaktır. Ancak bu iştikak sınırlandırma içerir. Örneğin Allah’ın er-Raḥmân isminin rahmetten müştak olması bu mana ile sınırlandırıldığı anlamına gelmektedir. Bu isim rahmet kökünden türediği için rahmet kelimesinin haricinde bir mana taşıyamaz. Aynı şekilde Rab ismi de rububiyet manası ile sınırlandırılmıştır ve başka manaya gelmez. Dolayısıyla Allah isminin müştak olması demek bir mana ile sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Bu ise Ebû Hanîfe’ye göre mümkün değildir. Zira Allah’ın bütün isimleri bu isme atfedilmiştir. Saffâr, bu görüşünü desteklemek için “En güzel isimler Allah’ındır” âyetini zikretmektedir.[149] Dolayısıyla ona göre Allah ismi en büyük isimdir yani ism-i Âzam’dır. Ayrıca Saffâr, diğer ilâhî isimlerin aksine Allah isminin iman konusunda bir hususiyet taşıdığını ifade eder. Bu görüşünü şöyle temellendirir: Hadislerde rivayet edildiği gibi “La ilahe illallah” kelime-i tevhidi, Allah lafzı üzerine bina edilmiştir ve “Allahtan başka ilah yoktur” diyen kişinin iman etmiş olacağını ilan edilmiştir. Bu husus, resulullatan günümüze kadar ulaşmış ve bilinmektedir. Dolayısı ile Allah isminin, iman ile doğrudan bağlantısı bulunmaktadır.[150] Tefsirü’l-esmâ adlı eserinde konuyu ele alan Zeccâc da Allah lafza-i celâlinin müştak olmadığını savunmaktadır.[151] Konu ile ilgili olarak Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd, Ebû-l-Muin en-Nesefî’nin Tebsiratü’l-edille, Sabûnî’nin el-Bidaye isimli eserinde herhangi bir bilgi tespit edilememiştir.
İlâhi isimlerin muhtevasına dayanılarak yapılan tasnif türlerinden bir diğeri ve en meşhuru ise subûtî, selbî ve haberî isimler şeklindeki tasniftir. Bu tasnife göre el-Mevcûd, el-Ferd ve el-Vâḥid gibi isimler subûtî isimler arasında yer alırken el-Ḥay, el-‘Âlim, es-Semî‘, el-Baṣîr, el-Ḳādir ve el-Mütekellim gibi isimler Allah’ın şanına yakışmayacak manaları O’ndan nefyeden isimler arasında yer alır. Ebû Bekr İbnü’l Arabî (öl. 543/1148) el-Emedü’l-aḳṣâ adlı eserinde Allah’ın selbî/tenzihî isimlerinden otuz üç tanesini sıralamış ve izah etmeye çalışmıştır.[152] Dolayısıyla onun bu eseri ilâhî isimlerin muhtevasının esas alındığı tasnif türüne örnek olarak gösterilebilir. Naslarda Allah’a nispet edilen yed, vech ve nüzûl gibi lafızlar ise haberî sıfatlar kategorisinde düşünülmüştür.
Esmâ-i hüsnânın telif edildiği ilk eserlerlerden el-Minhâc’ın müellifi olan Ebû Abdullâh el-Ḥalîmî (öl. 403/1012), esmâ-i hüsnânın kitap, sünnet ve icmâ ile sabit olduğunu belirterek esmâyı akaid içeriğine göre beş gruba ayırmıştır.[153] Bu da muhteva bakımından tasnif türünün bir örneği sayılmaktadır. Nitekim Halîmî’nin bu tasnifi ilâhî isimlerin vacib, müstahîl ve caiz olduğunu söylemekten farklı değildir. Ona göre el-Evvel, el-Âḫir ve el-Bâḳī gibi isimler Allah’ın kadîm varlığını ispat eden isimlerdir ve ilk grupta yer alırlar.[154] el-Kâfî ve el-‘Alî gibi isimler ise Allah’ın vahdâniyyetini ispat eden isimlerdir ve ikinci gruptadırlar.[155] O; el-Ḥay, el-‘Âlim, el-Ḳādir ve el-Ḫâlıḳ gibi isimleri âlemin yaratılışını ispat eden isimler olarak üçüncü grupta saymaktadır.[156] Dördüncüsünde el-Eḥad, el-‘Aẓîm ve el-‘Azîz gibi Allah’tan yaratılmışlara benzemeyi (teşbih) nefyeden isimleri saymaktadır.[157] Beşinci ve son grupta ise bütün kâinatın yaratıcısı ve idare edicisi olduğunu ortaya koyan el-Müdebbir, el-Ḳayyûm, er-Raḥmân ve er-Raḥîm gibi isimleri sıralamaktadır. O, bu sınıflandırması ile tabiatın Allah’tan bağımsız şekilde kendi varlığını idame ettirdiği iddiasında bulunan tabiatçıları ve filozofları tenkit etmek amacındadır.[158]
Taalluk bakımından ilâhî isimler, taalluku olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Taalluku olmayan ilâhî isimler yalnızca Allah’ı niteleyen ve O’na has isimlerdir. Bunların O’ndan başkasına nispeti uygun değildir. Saffâr Telḫîṣü’l-edille’de ayrı bir kategori olarak yer vermese de 178 isimden el-Ḥâkim, el-Ḥakem, el-Ḥalîm, es-Seyyid, er-Raḥîm, eż-Żârr isimlerinin Allah’tan başkasına nispetinin uygun olmadığını ifade eder ve gerekçesini açıklar.[159] Ayrıca bu grupta şey, mevcûd ve zât gibi kavramlarda bulunmaktadır. Diğer isimler ise Allah’ın yarattıkları üzerindeki etkisini ifade eden isimlerdir.[160]
Günümüze ulaşan müstakil esmâ-i hüsnâ eserlerinin ilki olan Tefsîru esmâ’illâhi’l-hüsnâ adlı eserin müellifi lugat ve nahiv âlimi Ebû İshak ez-Zeccâc ise ilâhi isimleri Tirmizî’deki rivayet sırasına göre sıralamaktadır.[161]Aynı şekilde Gazzâlî’de Tirmizî sırasına göre isimleri izaha çalışmaktadır.[162] Dolayısıyla onların Tirmizî rivayetine riayet etmeleri ve bu sıraya uymalarının da bir tasnif metodu olduğu düşünülebilir.
Tablo 5. Saffâr’ın İzahına Yer Verdiği Esmâ-i Hüsnanın Listesi
KAYNAK: Hümeyra Haciibrahimoğlu, Esmâ-i Hüsnâya Dayanan Kelâm Anlayışı Ebû İshâk es-Saffâr Örneği (Ankara: Oku Okut Yayınları, 2021), https://yayin.okuokut.org/catalog/book/22