Yükleniyor…
Yükleniyor…
Makale · TR
Emin Emre Sarı, Musa KOCAR
İslam düşüncesinde mezhebî bölünmenin ilk nedeni olarak iman-küfür kavramlarının tanımlanması ve sınırının belirlenmesi gösterilebilir. Hz. Peygamber’in vefatının akabinde daha ilk Müslüman nesil arasında ortaya çıkan dinî veya siyasî fikir ayrılıkları iman-küfür kavramlarının tanımı ve sınırını gündeme getirmiştir. Fırka veya bireyler kendi fikirlerini temellendirmek için tekfir yöntemini kullanmıştır. İman-küfür kavramları, kelâm bilginleri tarafından birbirinin muarızı olarak değerlendirilmiştir. Söz konusu kavramlardan iman dine mensubiyeti, küfür ise dinden dışlanmayı ifade etmesi bakımından aralarında keskin bir ayrım ve karşıtlık bulunur. Her iman tanımı, zıtlık ilişkisi nedeniyle aynı zamanda küfür tanımını belirlemektedir. Fırkaların iman tanımına dâhil ettikleri unsurlar, iman-küfür sınırının belirlenmesi ve bireylerin bu sınırın neresinde olacağı veya nasıl isimlendirileceğine dair yaklaşımlarını etkilemiştir. Günahın imana etki ettiği ya da etmediği durumlara göre kişiler, fâsık, kâfir, ne mümin ne kâfir, günahıyla beraber mümin gibi farklı isimlerle vasıflanmıştır. Mâtürîdî, büyük günah işleyen kişinin Allah’ın rahmetinden ümit kesmediği halde bu kişinin ilâhî aftan mahrum edilmesini hem aklen hem de dinen mümkün görmemektedir. Rahmet temelli bir teoloji anlayışı bulunan Mâtürîdî, günahı iman-küfür sınırının belirlenmesinde parametre olarak kabul etmemiştir. Mâtürîdî, imanı derunî olarak kalbin tasdikiyle tanımladığı için dışsal fenomenlerin iman-küfür sınırına etkisini ortadan kaldırmış ve kapsayıcı bir iman sınırı çizmiştir. İmanın, kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amel üçlemesinin bütünüyle oluştuğu kabul edildiği takdirde bu unsurlardan herhangi birinin eksikliği imanın geçerliliğini etkileyecektir. Sadece bilgi veya ikrarın iman olarak değerlendirilmesi durumunda ise tasdik ve dinin hafife alınması neticesi ortaya çıkmıştır. Mâtürîdî, imanı kalbin tasdiki, küfrü de kalbin tekzibi veya tasdikin bulunmaması olarak tanımlamıştır. Şu hâlde iman ile küfür arasındaki sınırın belirlenmesi amele, mâsiyete değil ancak kalbin tasdikine ve bu tasdikin dünya hükümleri için kılavuzluğunu veya tezahürünü üstlenen ikrara bağlanmıştır. İkrarın iman tanımına alınması, asıl unsur olduğu için değil tasdikin dışavurumunu sağlayan tek yöntem olduğu içindir. Amel de imanın bir tezahürü olmasına rağmen içsel samimiyetinin bilinemeyişi ve mahiyeti gereği ne imanın parçası olarak değerlendirilmiş ne de iman tanımına dâhil edilmiştir. Mâtürîdî, tasdiki, dokunulamaz bir özgürlük alanı olan kalbe bağlamış ve özgür iradeyle irtibatını sağlamıştır. Mâtürîdî kelâm sisteminin bütünlüğü içerisinde kilit taşı bir rol üstlenen akıl, dinî kabul (tasdik) veya ret (tekzip) noktasında da bu rolü üstlenmiştir. Bilginin edimi, kabulü ve mârifetullah konusundaki aklın belirleyiciliği ile iman tanımı arasında uygunluk bulunmaktadır. Nitekim amel, aklın ulaştığı tasdikin varlığıyla geçerli olmaktadır. Tasdik, aklın istidlali ve delillerle ulaşılan bir olgu olarak betimle